29 Nisan 2008 Salı

Hristiyan şehit olur mu? (Önemli bir yazı)


Bediüzzaman'a göre bir Hristiyan şehit olur mu?
Dr.Emin Şimşek

SORU: Bediüzzaman, şirke girmemiş, fakat zulümle ölmüş Hıristiyanların bir nevi şehid olduklarını söylemektedir ve Allah’ın Rahmeti'nin her şeyi kuşattığını beyan etmektedir.
Yazarın bu sözü dindeki dört delile [Kur’ana, sünnete, icmaya ve kıyas-ı fukahaya] aykırıdır. Şirke girmemiş Hıristiyan = Müslüman bir kâfir anlamındadır. Kâfirse Müslüman denmez, Müslümansa kâfir denmez. Bu söz, necasete [pisliğe], temiz necaset demeye benzer. Yani temiz necaset denmez, temiz ise, o zaman necaset değildir. Hıristiyan gayri müslimdir, kâfirdir. Her kâfir şirke girmiştir. Şirke girmemiş olana gayri müslim veya Hıristiyan denmez, o Müslümandır. Şirke girerse kâfir olur. Bediüzzamanın bu cümlesi Ehl-i Sünnet velcemaat anlayışına terstir.

El-Cevab:

Şimdi, müsadenizle Bediüzzamandan alıntı yaptığınız, Kastamonu Lahikası 79. sayfasındaki bu yazının tamamına bir göz atalım. Ona göre yorumlayalım:

(Gayet ehemmiyetlidir)

1.Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden bîçârelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu.

(Yani, Şefkatin şiddeti,bu kışın şiddeti ile birleşince,insanlara gelen felaket ve musibetler karşısında, bu çaresiz ve mazlum insanların hali rikkatime dokundu, beni üzdü.)

2.Birden ihtar edildi ki: Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nisbeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semâviye, mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor...

(Yani,Kalbe gelen manevi bir ihtara istinaden anladımki, böyle musibetlere muhatab kafir bile olsa, masum olmaları hasebiyle bir nevi şehit hükmüne geçiyorlar...Şöyleki)

3.Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç bir haberim yokken Avrupa'da Rusya'daki çoluk-çocuğa acıyarak tahattur ettim. O mânevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:O musibet-i semâviyeden ve beşerin zâlim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer onbeş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehîd hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

(Yani: Dünyadaki savaşlardan ve vaziyetinde haberim yokken, Rusya'daki çoluk-çocuğa acıdım. Zalim beşerin elinden (Lenin,Stalin, Hitler gibi) mazlum olarak ölenler şayet 15 yaşın altında ise (yani baliğ değillerse) , hangi dinden olursa olsunlar Şehiddirler. Manevi mükafatları aynı Müslümanların ki gibi olur.)

4.Onbeşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür; belki onu Cehennem'den kurtarır. Çünki âhir zamanda mâdem fetret derecesinde din ve dîn-i Muhammedi'ye Aleyhissalâtü Vesselama bir lâkaydlık perdesi gelmiş ve madem âhir zamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) dîn-i hakikîsi hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek.Ebette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (A.S.) mensub Hristiyanların mazlumları çektikleri felaketler, onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zaifler, müstebid büyük zalimlerin cebr ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar.

(Yani: 15 yaşın üstünde olanlar (akıl-baliğ olanlar) da ise, şayet masum ve zulme uğramış iseler, belki bu onların cehennemden kurtulmalarına vesile olur! Çünkü, madem ahirzamanda bir fetret dönemi, yani Efendimiz (SAV) in dini olan İslamiyete bir lakaytlık, bir cehalet, bir fakirlik ve bir nevi güvenilirliği azalmış (İslam aleminin durumunu anlatıyor) ve madem Ahirzamanda Hz.İsa (AS) mın Hakiki dini (Hz.İsa'ya inen o dönemdeki İslamiyet ile kast edilen, Hristiyanlığın islama ınkılab etmesidir.) hüküm sürecek ve İslamiyet ile omuz omuza verecek (ateisme karşı birlikte mücadele edecek) , elbette şimdi bir fetret dönemi gibi karanlık bir dönemde Hz.İsa'ya mensub (Hz.İsa'ya peygamber olarak tabi olan) hristiyanlarının mazlumlarının, özellikle ihtiyar ve musibetzedelerin, fakir ve savunmasızların, diktatör büyük zalimlerin zulümleri ve şiddet uygulamaları karşısında ölenlerin hükümleri bir nevi şehitliktir denilebilinir!

SONUÇ:

Şimdi, bu paragraftan sizin yukarıda bahsettiğiniz anlam nerede, Bediüzzamanın kast ettiği anlam nerede?

Ehl-i sünnet velcemaat anlayışına göre, (İmam-ı Eşariye göre) fetret döneminde Allah inancı olan herkes cennete gidecektir! Bediüzzaman Hazretleri, baliğ olmayanlar hakkında kesin şehitlerdir derken, baliğ olanlar hakkında ise Hz.İsa'ya mensub, haksız yere zulme uğramış, özellikle ihtiyar ve savunmasız ve fakir ve çaresiz olarak zulme maruz kalmış insanlarında bir nevi şehit olabileceklerine hükmediyor! Neden? Çünkü, Ehl-i sünnet vel cemaat anlayışına göre Fetret dönemi insanlarının şayet bir Yaratıcıya inancları varsa, inşallah kurtulacağına hükmetmektedir!

Yoksa, Allah' a şirk koşan, Hz.İsayı Allahın oğlu nitelendiren ve şirk koşan, İslamiyet hakkında kendisine tebliğ yapılmış ve fetret mazuratına dahil olmayanlar hakkında demiyor!

Bediüzzaman Hazretlerinin Kastamonu Lahikasında (79.Sayfasında) belirttiği Kafirlerin şehid olabileceği konusu hakkında son bir anekdot aktarıyorumki, taki Bediüzzamanı yanlış anlamayasın!

Ehl-i Sünnet Velcemaat İmamlarına göre

1-) “Biz peygamber göndermedikten sonra azap edicilerden değiliz.” (İsrâ, 17/15) ayetine istinaden,

İmam Maturidî ve taraftarlarına göre, kâinatta, her biri bir kitap binlerce delil varken Allah’ı bilmeyen mâzur olamaz derler. Eş’arîler ise: “Biz peygamber göndermeden azap edecek değiliz..” meâl-i âlîsiyle ifade edilen âyete dayanarak, azaba müstahak olmanın, tebliği müteakip olacağı hususunu esas alırlar.

Demek evvelâ uyarma, sonra mükellefiyet ve daha sonra da azap veya rahmet ile muhatab olunacaktır...

2-) Bir kimse hiçbir peygamber görmemiş ve fakat inkâr mesleğine girerek puta da tapmamışsa, ehl-i necâttır. Zira, insanlar arasında öyleleri vardır ki, hiçbir terkip ve tahlil kabiliyetine sahip olmadığı gibi, eşya ve hâdiselerin seyrinden de bir mânâ çıkarması mümkün değildir. Binâenaleyh, böyle biri, evvelâ irşat edilir, ondan sonra davranışlarına göre ceza veya mükâfat verilir.

3-) Ama bir insan, küfrü meslek ittihaz ederek, onun felsefesini yapıyor ve bilerek Allah’a karşı ilân-ı harp ediyorsa, o, dünyanın en ücra yerinde dahi olsa, inkâr ve ilhadının cezasını görecektir.

4-) Netice olarak diyebiliriz ki: Allah’ın peygamber göndermediği boş bir kıt’a olmadığı gibi, içinde peygamber gelmeyen uzun bir fetret devri de mevcut değildir. Hemen her devrin insanı, az-çok bir nebînin estirdiği meltemden nasibini almış gibidir. Peygamberlerin adının tamamen unutulduğu ve eserlerini zamanın aşındırdığı yerlerde ise, ikinci bir peygamber gönderilinceye kadar, o devre “fetret devri” denmiş ve o devrin insanlarının azaptan bağışlanacağı ifade edilmiştir. Elverir ki, bilerek ve şuurlu olarak inkâr-ı ulûhiyete sapılmasın.

5-) Baliğ olmayan Kafir bir çocuk, mesul olmadığından küfür üzerine ölse bile ehl-i necattır ve inşallah kurtulur! (Her şeyin doğrusunu ilmiyle eşyayı muhît olan Allah bilir.)

Şimdi yukarıdaki zaviyeleri göz öününde tutarsan:

Kominist rejim altında, Lenin ve Mao dikta rejiminde, İslamiyeti duymamış ve kendilerine tebliğ yapılmamış Kafir, hristiyan veya yahudi, İmamı- Eşariye görte inşallah kurtulur! İmamı Maturide ise en azından bir yaratıcıya inanması gerektiğini belirterek, Kafirleri bu sıralama dışında tutar!

Dolaysıyla, Bediüzaman Hazretlerinin 15 yaşından altındakilerin (baliğ olmadıklarından) ehl-i necat, 15 yaşın üstündeki Hristiyanların masum olmları ve zulme uğramaları halinde, bir yaratıcıya inandıklarından dolayı inşallah cehennemde kurtulur yaklaşımı Ehl-i sünnet vel cemaat anlayışı perspektifindedir.

Bunun aksini iddai etmek, hem dinimize hemde ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışına terstir!

Risale-i Nur iman ilmidir



Zübeyir Gündüzalp

Dünyada ilm-i iman derslerini okumak kadar insana saadet veren bir şey yoktur. İman ilmini okumayan insan manen yükselemez. İyiyi-fenayı, hakkı-batılı ayırt edemez.
İlm-i imanı okumayan cahil kalır. Cahilin dünyası da, âhireti de karanlıktır. İlim hakikatlerini devamlı okumak insanı nur-u Kur’ân’la aydınlatır. Dünya ve âhiretini bahtiyar eder.
Cahilin cahil yanında bile kıymeti yoktur. İlm-i imanla dolmayan bir kafa kör kuyuya benzer. Kapalı ve susuz durur. İlm-i imanla nurlanan bir kafa durmadan nurlu ve hayat veren sular akıtan bir menbaya benzer.
* * *
Ey nefsim!
Kulağını İlâhî hikmetlere çevir, gönlün bu hikmetleri sana izah eden Nur Risalelerini okumak sevgisiyle çağlasın. Okumayıp mahrum kaldığın gün, gözlerinden ırmaklar gibi yaşlar aksın.
Eline geçiremediğin Nur Risalelerini, altın hazinelerini arar gibi ara, bul, oku. Cevherlerle dolu bir hazineyi, defineyi araştırırcasına araştır.
Eriştiğin zaman, kıymetli vakitlerini, değerli ömür dakikalarını, saatlerini, Nurları okuyarak, fâni zamanlarını ebede tebdil edilmiş olmak mazhariyetine nailiyetinden dolayı Rabbine hadsiz, nihayetsiz şükürler et.
Allah sevgisine, Allah korkusuna, Allah bilgisine kavuşmanın şükran nişanesi olan Allah’a ibadet ve itaatte, Ulu Peygamberimiz Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetiyle amel etmekte ilerle. Hem her gün ilerle.
Zira elinde olan bu saat veya bu gün bir daha geri dönmeyecektir. Ömür ağacından sararıp yere düşen bir yaprak, tekrar yerine dönemeyecektir.
İman ve İslâmiyetin feyyaz ilmiyle kendini tezyin ve teçhiz et. Bu ilim acz ve fakrla yoğrulmuş varlığımızı, dünyevî ve uhrevî felâketlerden koruyan en sağlam bir kalkan, en yıkılmaz bir kal’adır.
Gençlikte, ihtiyarlıkta bizi dinimizin çok yüksek fazilet ve meziyetleriyle güzelleştiren bir âmil de Kur’ânı Hakim’den İlâhî bir meş’ale olarak doğup gelen, bu tahkikî iman ilmi, hakla hakikatı öğreten, ebedî felah ve doğruluğu gösteren, iyilikle fenalıklardan ayırt edebilme şuurunu veren, hava ve ziya, ekmek ve sudan daha ziyade muhtaç olduğun bilgidir.
Bu bilgi, kalbine hikmet, aklına istikamet, gözüne basiret, anlayışına şuur ve idrak verecektir.
Bu Kur’ânî ilim, seni cehaletin karanlıklardan, anlayışsızlığın dehlizlerinden kurtarıp aydınlıklara kavuşturacaktır. Doğruluk yollarını bırakıp sapkınlık yollarına düşen adamların şerrinden seni koruyacaktır. Kirli ve şerli kimselerin şerrinden seni hıfzedecektir.
Gençliğini manen öldüren, zehirli tatlılar misillü sefahet âlemlerine düşmek facialarından seni muhafaza edecek, fâni ve güzel gençliğini, ebedî güzellikler âlemine lâyık bâki bir gençliğe tebdil edecektir. Allah yolunda tutarak, peygamber yolunda yürütecektir.
Senden, kötü huylar atılacak, fena ahlâklar sökülecektir. Seni kâmiller, salihler, saidler, evliyalar ve şühedalar camiasına dahil edecektir.
* * *
Ey nefsim!
Kur’ân-ı Kerim’den tereşşuh eden Risale-i Nur insana iman ve İslâmiyet cadde-i kübrasını, saadet ve selâmet yolunu gösterir.
İnsanın yaratılışındaki hedef ve gayeyi, Allah’a ibadet ve taati, Resulullah’a imtisal ve ittibaı bildirir.
Güneş balçıkla asla sıvanmaz. Hakikat-ı Kur’âniye parlaktır. Nevvar ve feyyazdır. Onun intişarına set çekmeye çalışmak ancak fıkdan-ı ehl-i akla hastır.
Hakaik-i Kur’âniye ve imaniye menbaı olan Risale-i Nur’un neşir, seyir ve seyeranı bir deryadır. Deryanın önüne duvar çekilmez.
Bu ezelî, ebedî ve tarihî bir olaydır. Akan deryaya kilit vurmaya çalışmak, insanın kendi kendini girdablara atıp boğması gibidir.
* * *
Ey nefsim!
İlâhî hakikat ve inayete kavuşturan, kalb ve ruhunu par par parlatan, akıl ve muhakemene ışık tutup istikamet veren, seni akl-ı selim sahibi yapan, seni bilmediğini de bilmemek gibi koyu cehaletten uzaklaştıran, ilmin aydınlarına garkederek seni yükselten ilm-i imana çalış.
Onu oku, her gün oku, her an tefekkür et. Dem bu demdir, fırsat bu fırsattır.
İlm-i iman, seni sana bildirir. Kendini bilmemek cehaletinden, Allah’ın sana lutfettiği ezel ve ebed isteyen kabiliyetlerini köreltmekten halas eyler.
Kendinin ve kâinatın sebeb-i hilkatini belleterek, seni istidadınla inkişaf ettirir. Yükseklere, daima yükseklere doğru yüceltir.
İlm-i iman senin âlemine ziya, ruhuna gıda, kalbine cila, bedenine şifadır. Kanının musaffisi, kemiklerinin iliği, teninin temizleyicisidir.
* * *
Ey nefsim!
Malınla, bütün mahsulatının turfandasıyla, canın ve cananınla Kur’ân’a hizmet etmek sevdasının saadetiyle sevdalan.
Gençliğine güvenme, gaflete düşüp fırsatları kaçırma. Gençlik sende daimi değildir, zeval ve firaka mahkumdur.
Kuvvetinin, sıhhatının, güzelliğinin sana verdiği gururu ve alâkasızlığı at. Bunlar, senin elinde ya yarın, ya yarından daha yakın bir zamanda çıkıp gidecektir.
Bu ayrılık, bu hicran gelmeden gücünü ve sıhhatini ilm-i iman ve irfan kazanmaya bak.
Kur’ân yolu selâmetli, sevimli yoldur. Bu saadetler caddesinden gidenler, bu mutlu yolu tutanlar, ilm-i imana sımsıkı sarılanlar, hikmetlerini kalbine nakşedenler, burhanlarını akıllarına yerleştirenler, en akıllı, en şuurlu ve mânevî güzelliklerle güzelleşen en güzide insanlardır.
Kur’ân’ın sadası, arzı, semavâtı ve kâinatı çınlatan, Arş-ı Âladan gelip insanları ve cinleri saadete çağıran İlâhî bir sadadır.
Risale-i Nur, bu mukaddes sesin beliğ ve şanlı tercümanıdır.
Risale-i Nur’un izhar ve izah ettiği hakikatlar, canımıza can, hayatımıza hayat, ruhumuza ruh verir.
İlm-i iman, Kur’ân yolunda, ayağımız sürçmeden, çukurlara düşmeden, ayaklarımız tutulmadan yürüten en doğru rehberdir.

"Güzel Gören Güzel Düşünür" kitabından

25 Nisan 2008 Cuma

Bilmeyenlere... Önyargılı olanlara... Yanlış Tanıyanlara...


Bediüzzaman Said Nursi

1876 – 1960 yılları arasında yaşamış bir alim bir zat`dır...


Ülkemizde ve ülkemiz dışında milyonlarca insan onun Risale-i Nur isimli tefsirinden istifade etti. O hep nurlar vadisinde gezdi , karanlık vadilerde gezenler, yarasanın ışıktan hoşlanmaması misali bu nurdan rahatsızlık duydu, ama o hiç aldırmadı...
"Elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar"(1)
dedi .ve yoluna devam etti ....
Bediüzzamanin en belirgin vasfı, Kur'an müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der:
"Kur'an-ı Hakîm'in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim." (2)
"Derd benimdir, deva Kur'anındır." (3)
Yazmış olduğu Risale-i Nur Kulliyatı ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp, İslam davasının izah ve isbatından ibarettir.
Üstad çağın gerekelrini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış islam alimidir ...
Bazıları bu zamanın şartları ile eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir, o bu konuda su veciz ölçüyü koymuş :
"Eski hal muhal…Ya yeni hal veya izmihlal!"(4)
Yani zaman değişmiştir, zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz, ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır...
Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa o galip gelir.
Yabancılar bununla bize galip geldiler, artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir. Geleceğe yatırım yapılmalı...
Ahirzaman; manen kış mevsimdir, pek çok alim bu kışın şiddetinden feryad eder, ama nedense kıştan sonra gelecek bahara bir hazırlık yapmazlar. Bediüzzaman ise şöyle der;
"Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir."(5)
Bazı alimler vardir , kendi köşelerinde kalmış ilmini pek başkaları ile payşamamış , Bediüzzaman ise hizmet adamıdır oda şöyle der:
"Bir adamın kıy­meti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek ba­şıyla küçük bir millettir."(6)
Bizler sosyal varlıklarız, hayvan gibi postlarla yaşayamadığımızdan toplum içinde yaşamaya mecburuz. Tabi toplum içinde yaşamanın kolaylıkları olduğu gibi, zorlukları da elbet vardır, insansak eğer kendi çapımızda başkalarını düşünmekle mükellefiz.
Bediüzzaman ise bir alim olarak şöyle der;
"Âlim olan mazur değil­dir."(7) "İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim." (8)
Bu sözü ile hizmet etmeyi bir görev olarak görür. Arı için bal yapmak ne kadar doğalsa, Bediüzzaman için de Kur'an'a hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır. Ama nedense bazıları , Bediüzzaman'a önyargı ile bakmışlar, o ise şöyle cevap vermiş;
"Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok."(9) "Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış."(10)
Halbuki içimizden birisi olan Bediüzzaman, bir batıl yolu sormuyorum arkadaş arıyorum! der. kendisine mürid değil dava arkadaşı aramıştır hep, çevresindekileri her söylediğini anlamadan, düşünmeden onaylayanlar değil de, araştırmacı olarak yetiştirmek istemiş ve bu konuda şunları söylemiş; Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görü­nür. Yahut bâtılı hak görür.
Evet, kimse demez 'ayranım ekşidir.'
Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor.
Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyo­rum.
Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.
İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.
"(11)
Bazi (a ve b ) şahıslar kendilerini kusursuz göstermek için nefeslerini sarf ederken, o ise şöyle der;
"Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum."(12)
Eger istese idi dünyada saltanat sürebilirdi, ama o sade bir hayatı tercih etmiş, hediye kabul etmemesi de buna güzel bir örnek.
Aslında hediyeleşmek sünnettir ama bazı durumlarda hediye almamak isabetli olur. Neden hediye almadığı sorusuna su cevabı vermiş;
"Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi." (13)
Almama sebebi ise:
"Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim.
"İstanbul'dan senin için getirdim, beni kırma" dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiatını verdim.
Dedi:
"Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?"
Dedim:
Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama' zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner.
İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme!
O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi."(14)
Onun bir sefkat insani oldugunu hastalar risalesinde anlamak mümkündür:
"Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zahiren benden yaşlı ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünki fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım.
Ve siz ne kadar firak (ayrılık) belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız.
Çünkü oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum.
Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmın kıt'asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!"(15)

Bir aile reisinin kendi ev ve evladiyla alakadar olması gibi, Bediüzzaman bütün vatan evladını kendi çocukları ve tüm islam düyasını kendi evi olarak kabul etmiş.
1952 de Eşref Edip ile bir roportajında ifade ettigi şu cümleler bize muhim ipuçları sunar
"Bana ıztırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir… Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!
Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum."(16)

Bazıları cihadı savaş olarak görüyor, cihad denildiğinde savaş anlasalar da, cihad savaş demek değildir !cihad cehdetmek gayret göstermek anlamında, Bediüzzaman ülke dahilinde yapılacak cihad ile, dış düşmanlara karşı yapılacak cihadı birbirinden ayırır, dıştan bir ülke saldırdığında silahla karşılık verilir ve savaşılır ama ülke genelinde yapılacak cihad ise manevi bir mücadaledir . Üstad'ın ifadesiyle ise şöyledir:
"Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz...Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir… Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir… Vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır.
Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz."(17)
Yani müsbet hareket bunuda şöyle ifade etmiş:
"Aziz kardeşlerim, Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir."(17)
"Din dahilde menfi bir tarzda istimal edilmez."(18) (Yani din ülke içinde menfi olaylara alet edilemez.)
Burda yapılması gereken insanlara dini meylettirmek, teşvik etmek ve dini görevlerini hatırlatmak yoksa DİNSİZSİNİZ dense onları tecavüze sevkeder.
Din kimsenin tekeli altında değildir, herkesin hak dinden fayda etmesi hem hakkı hem de görevidir, müsbet hareketin bize öğrettigi ise kahrolsun demek yerine bir mum yakmayı öğretir batıllara sövmek yerine ALLAH'ın adını anmayı ders verir.
Müsbet hareketi meşhur bir ornekle aktaralım:
Rüzgar ile Güneş yolda giden bir adamın sırtındaki paltoyu çıkarmak için bahse girmişler, önce rüzgar denemiş gittikce süratini artırarak adamın paltosunu çıkarmaya çalışmış, o şiddetini artırdıkca adam paltosuna daha çok sarılmış. Ardından güneş devreye girmiş hareketini azıcık artırması adamın paltoyu çıkarmasına yetmiş.
İşte müsbet haraket temsildeki güneşin haraketine benzer ilk bakışta ortada bişey yoktur, ama sonuca baktığımızda sonuç muhteşem... İslam'ın güzelliğini en güzel sekilde temsil ve teblig etmek bu layiki ile yapildiginda tipki ustad gibi dunyanin her tarafında nice insanlar gruplar halinde islama koşacaklardır.
Üstad'ın şu cümlesi ise konuyu noktalayalım inşallah:
"Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz… Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacak­tır."(19)

Kaynaklar :
1- Kastamonu Lâhikası Tahlil
2- Barla Lâhikası Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü
3- Mektubat Yirmi Sekizinci Mektup, Barla Lâhikası Mahrem Bir Suale Cevaptır, Sikke-i Tasdik-i Gaybi Risale-i Nurdan Parlak Fıkrala
4- Münazarat İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret, Beyanat ve Tenvirler Beyanat ve Tenvirler
5- Mektubat Yirmi Sekizinci MektupBarla Lâhikası Yedinci Risale Olan Yedinci MeseleSikke-i Tasdik-i Gaybi Risale-i Nurdan Parlak FıkralaTarihçe-i Hayat İkinci Kısım : Barla Hayatı
6- İşaratül-İcaz Hurûf-u Mukattat Tarihçe-i Hayat Birinci Kısım : İlk Hayatı
7- Muhakemat Mukaddeme
8- Tarihçe-i Hayat Üçüncü Kısım : Eskişehir HayatBeyanat ve Tenvirler Beyanat ve Tenvirler
9- Mektubat On Altıncı MektupŞualar On Dördüncü ŞuâTarihçe-i Hayat Üçüncü Kısım : Eskişehir Hayat
10- Tarihçe-i Hayat Üçüncü Kısım : Eskişehir Hayat
11- Beyanat ve Tenvirler Beyanat ve TenvirlerMünazarat İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret
12- Sözler Birinci Söz
13- Araştırılıyor..
14- Barla Lâhikası Yirmi Yedinci Mektubun Üçüncü
15- Lemalar Yirmi Altıncı Lem'a
16- Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım : Isparta Hayatı
17- Hizmet Rehberi Yedinci BölümEmirdağ Lâhikası Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman'ınvefatından önce vermiş olduğu en son derstir
18- Sünuhat Rü'yada Bir HitabeBeyanat ve Tenvirler Beyanat ve Tenvirler
19- Emirdağ Lâhikası Üstadımız Diyor ki Tarihçe-i Hayat Birinci Kısım : İlk HayatıMünazarat İfâde-i Merâm ve Uzunca Bir Mâzeret

RİSALE-İ NUR NEDİR?


* Risale-i Nur Kur'an'ın i'cazını gösteren bir tefsirdir.

* Risale-i Nur istikbali de aydınlatan bir Kur'an tefsiridir.

* Risale-i Nur şu zamanın ihtiyaçlarına uygun bir ilaçtır.

* Risale-i Nur Kur'an'ın tesiri büyük hakiki bir tefsiridir.

* Risale-i Nur ispata dayanan bir Kur'an tefsiridir.

* Risale-i Nur imani mes'eleleri akli ve ilmi delillerle de ispat eder.

* Risale-i Nur mantık ilminin bürhan-ı yakıni kısmındandır.

* Risale-i Nur çabuk ve kolay anlaşılır bir tarz takip eder.

* Risale-i Nur diğer alimlerin eserlerinden farklıdır.

* Risale-i Nur her yerde ve herşeyde Tevhid nurunu gösterir.

* Risale-i Nur hakikatleri menfiyi nazara vermeden anlatır.

* Risale-i Nur tahkiki imanı vermek için tahşidat yapar.

* Risale-i Nur helaldeki lezzetle beraber, haramdaki elem ve kederi de gösterir.

* Risale-i Nur tarikat değil, doğrudan doğruya Kur'an'ın feyzinden mülhem bir hakikattir.

* Risale-i Nur her insanın en büyük davasına hizmet eder.

* Risale-i Nur dağlar kadar büyük umumi bir tahribatı tamir ediyor.

* Risale-i Nur bu zamanda hilafet vazifesini yapıyor.

* Risale-i Nur küfr'ü mutlakı kırar.

* Risale-i Nur sadece iman dersi değil, içtimai dersler de verir.

* Risale-i Nur islamiyet ve vatan zararına olan her türlü cereyana karşı koyar.

* Risale-i Nur vatan ve millete faydalı hizmetler görür.

* Risale-i Nur milleti her türlü anarşilikten tahkiki imanla koruyan bir Kur'an seddidir.

* Risale-i Nur hürriyet, emniyet ve adaleti tesise çalışır.

* Risale-i Nur insanların, bilhassa zayıfların saadetine çalışır.

* Risale-i Nur ıslah ve terbiye vazifesi de yapıyor.

* Risale-i Nur dinsiz felsefe ile mücadele eder.

* Risale-i Nur 'un gayesi iman kurtarmak ve rıza-yı İlahidir.